The Son of a Thousand Men, rüzgârın tuzu yüzlere yapışmış, fısıltılı taş sokaklı küçük bir kıyı köyünde geçiyor. Oğul sahibi olmayı yıllardır dileyen yalnız bir balıkçı, bir gece denizin üzerinde beliren esrarengiz bir ışığın peşine düşünce, yalnızlığına sığmayan bir hikâyenin içine çekiliyor. Işık, onu köydeki yabancıların ve tanıdıkların hayatlarına, kuşaklar boyu gömülmüş sırların kalbine bağlayan görünmez bir hat gibi işliyor. Babalık, aidiyet ve seçtiğimiz aileler üzerine bir masal kuran film, mit ile gündeliği buluşturan büyülü gerçekçilikle ilerlerken denizi de yaşayan bir hafıza kılıyor. Minimal müzik ve rüzgârın uğultusu, sessizliklerin söylediğini büyütüyor. Dalga gibi ağır ağır kabaran ritmi ve fosforlu gece sahneleriyle, kaybın yerine neyin konabileceğini soruyor; cevaplarını seyircinin kalbinde bırakarak.